• https://www.facebook.com/barantursun.v?ref=bookmarks
  • https://twitter.com/BaranTursunVakf

TAŞ ATAN ÇOCUKLARIN ÖYKÜLERİ BM'DE

 ANKARA - Terörle Mücadele Kanunu (TMK) kapsamında gözaltına alınıp tutuklanan çocuk tutukluların dışarıya ulaştırdıkları öyküleri, gözaltından ifade aşamasına ve cezaevinde maruz kaldıklarına kadarki trajik tabloyu gözler önüne seriyor.

TMK Mağduru çocukların başından geçenler, Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları, vasıtasıyla Birleşmiş Milletler İşkenceye Karşı Komisyonu’na gönderilmeye hazırlanıyor. Tutuklu çocuklardan A.N, H.H.A, M.Z.Y’nin ve M.E’nin hikayeleri İngilizce çevirisi tamamlandıktan sonra önümüzdeki hafta BM’ye gönderilecek.

Polisin gözaltına alırken ve ifade sırasında uyguladığı işkence ve insanlık dışı muameleler ile cezaevlerinde yaşananlar bu hikâyelerde bir kez daha tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Polise taş attıkları gerekçesiyle örgüt üyeliği ile suçlanan çocuklardan A.N, H.H.A ve M.Z.Y’nin hikayeleri daha önce kamuoyuna yansımıştı. M.E de hikâyesini tamamlayarak, Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları’na teslim etti.

23 Nisan Çocuk Bayramı’ndan bir gün önce 7 yıl 8 ay hapis cezası alan Azadiya Welat gazetesinin dağıtımcılığını yapan M.E hikâyesinde; o gün yapılan mitingde gazetelerini sattıktan sonra gazete bürosuna giderken yolda bir okulda asılı bulunan Türk bayrağının bazı kişilerce indirilmeye çalışıldığını gördüğünü ve bunu engellemek istediğini belirtiyor. M.E, bu olayda kendisiyle ilgili polis kaynaklarında eksik bilgilerin yer aldığını, bayrağın indirilip, yakılmasına engel olmaya çalıştığını ancak bunun polis kameralarından silindiğini ifade ediyor.

Bu olayın ardından yoluna devam ettiğini belirten M.E, ‘polisin attığı taşlardan’ kaçmaya çalışırken polislerin kendisini tuttuğunu ve üzerine cop yağmaya başladığını aktarıyor. Başından ayak parmaklarına kadar vücudunda cop darbesi almayan bir yerin olmadığını hikayesine not düşen M.E’nin elinde ise kemik çatlaması meydana gelmişti.

‘YAŞAMA VEDA ETMEYE BAŞLADIM’

Kendisini, başını eğerek gözaltına alan polislere, “Beni bırakın” dedikçe kıvrılan kolunun daha da sıkıldığını belirten M.E, polis otobüsünün önüne geldiklerinde bir polisin kendisini var gücüyle otobüsün önündeki çelik korumalıklara doğru iterek göğsünün oraya çarpmasına neden olduğunu aktarıyor. M.E hikayesinde şunları belirtiyor: ‘’Bu polis sonra ‘Ağabeycim yavaş yaa. Bir yerin incinecek. Neden öyle yapıyorsun’ diyerek alay etti. İşkence ve kötü muamele araç içinde de devam etti. Polis otobüsüne bindirildik. Vücudumuzun her tarafından adeta bir fıskiye gibi terler akıyordu. Şoför koltuğunda oturan polis arabanın klimasını açtı. Bunun üzerine bir polis ona doğru bakarak ‘Ne yapıyorsun, hemen kapat şu klimayı da bu o… çocuklarına bir hamam sefası çektirelim akılları başlarına gelsin’ dedi. Sonra ise aynı sıcaklık geri döndü. Ve biz de bunalmaya devam ettik. Otobüsten çıktığımda –ki hep gözlerimin önüne geliyor– bizimle birlikte yakalanmış bir adamın başı otobüsün altına sokularak 7–8 polis tarafından dövüldüğünü gördüm. Ve o anda artık yaşama veda etmeye başladım.’’

CENAZEYE ‘LEŞ’ DEDİ

M.E’nin anlatımlarına göre, hastanede doktor şişlik nedeniyle elinin röntgenini çekmek isteyince polisler buna ilk etapta engel olmaya çalıştı. Hastanede polis odasına girer girmez yanağında bir tokat hissettiğini ifade eden M.E, şöyle devam ediyor:

“Tekerlekli sandalyede oturan uzun boylu bir polis bana “Hatırladım lan seni, bana bir leşte taş atıp, başımı yarmıştın” dedi. Çok şaşırdım. Ona bakarak, Ağabey leş ne? dedim. O da bana ‘leş oğlum leş, yani cenazede’ diye cevap verdi. TEM’ in arka kapısından içeri soktular bizi. İçeride sıraya dizdiler. O sırada hakaretler ve sorular başladı. Her kafadan bir soru çıkıyordu. Kimin hangi soruyu kime sorduğunu bile anlayamıyorduk artık. En başta ben vardım. Bir komiser yanıma geldi ve “Oğlum yediğin boktan memnum oldun mu?” diye sordu. Ben de hiçbir bok yemedim dedim. Bunun üzerine o polis komiseri sağ eli ile yanağıma iki tokat patlattı. Ve sonra diğer eli ile diğer yanağıma iki tokat patlattı. Aynı polis diğer üç arkadaşın karınlarına diz ve yumruklar attı. Yalnız iki kişi de kimlik vardı. Diğerleri çıkarmayınca bir polis “niye kimliğinizi taşımıyorsunuz lan” diye bağırdı. Hemen akabinde bir diğer polis, “Ben biliyorum ağabey. Üzerinde Türk bayrağı var diye taşımak istemiyor bu piçler” dedi.”

ÇOCUKLARA KÜFÜR

Daha sonra Çocuk Şube Müdürlüğü’ne götürüldüklerini belirten M.E, burada kendilerini 40 yaşlarında bir komiserin karşıladığını ve “Biricik sevgililerim nerde kaldınız ben de sizleri bekliyordum” dediğini aktardı. Gece saat 01.30 sıralarında, bir polisten su istediğini ifade eden M.E, şöyle devam ediyor:

“O da elindeki su şişesini bana gösterdi ve “ulan sen bu suyu hak etmek için ne yaptın ki su istiyorsun, sana su mu yok” dedi. Beni diğerlerinden ayırarak başka bir binaya götürdüler. Yolda bir polis bana “Bak, gittiğimiz yerde ağabeylerine doğru cevap verirsen sana bir şey olmaz” dedi. Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde beni ajanlığa zorladılar. “Bak bize yardım edersen, videoları sileriz” telkininde bulundular.

KÜFÜR ETTİRMEK İSTEDİLER

Bir polisin, “Öcalan’a küfür atsanıza” dediğini, ancak kimseden bir ses çıkmayınca, “Yemiyor değil mi lan” diyerek, başka bir çocuğa tokat attığını bildiren M.E’nin anlatımlarındaki çarpıcı durum bununla sınırlı değil. M.E’nin öyküsünün devamında şunlar yer alıyor.

“Arkadaş aldığı tokadın etkisi ile kafasını duvara çarptı. Sonra da bir arkadaş bakan polis “zoruna mı gitti o… çocuğu” diyip tokatladı. Ve arama sırasında ise hepimizi iç çamaşırımıza kadar soydular. Ve tehdit edercesine bize bakıp, “Lan oğlum bir yerinize bir şey sakladınız ise çıkarın. Vallahi içeride eldiven var, kıçınızı açar ararım” dedi. Savcı karşısına çıktık. İfademi aldığı sırada savcıya basın kartımı gösterdim ve gazetede çalıştığımı kanıtladım. Ama gazetenin ismi yüzünden her zaman ki gibi o kart geçerli kabul edilmedi. Aynı tavrı hakim de tekrarladı. Her mahkeme günü sabah saat 08.15’te koğuştan alınıyorduk ve çoğu zaman da saat 21.00’a kadar adliye sarayındaki nemli nezaretlerde tutuluyorduk. Ve yine her geliş gidişlerde kelepçeler de takılıyordu. Ve sadece bir mahkeme dönüşünde takılmadı sanıyorum onun sebebi de avukatın muhakeme salonunda itiraz etmesiydi.”

YEMEKTEN DİŞ VE ÇİVİ ÇIKTI

M.E hikayesinde cezaevinde yaşanan sorunlara da yer verdi. Buna göre cezaevinde; yemekler yetersiz ve lezzetsiz, koğuş defalarca ilaçlanmasına rağmen hamam böceklerinden geçilmiyor. Koğuşlarda ağızlarından köpük akan kuduz fareler bulunuyor. Yemek karavanasından diş ve 10 cm uzunluğunda çivinin çıktığını belirten M.E, bir bayan gardiyanın bayan görüşçülere arama sırasında onur kırıcı davranışlarda bulunduğunu belirtiyor. M.E, bu gardiyanın bir arkadaşlarının bebek yaştaki kardeşini bilerek masadan düşürdüğünü ve “ölsün gebersin” dediğini ifade etti.

TTB DOKTORUNUN İLGİNÇ TUTUMU

TTB tarafından çocukların sorunlarını dinlemeye gönderilen doktorlardan Ayşe Avcı’nın da bu olaya ilişkin “İyi etmiş. Ben olsam bende aynısını yapardım” gibi sözler sarf ettiğini hatırlatan M.E’nin anlatımlarına göre, Dr. Ayşe Avcı, bir çocuğun sorusu üzerine, “Ben tam 10 tane TEM polisine bedelim. Ben olsam gözaltında size işkence yaparım” şeklinde ifadelerde bulundu.

SİYASİ PSİKOLOG!

Gönderdikleri veya gelen mektupların çoğunun kendilerine çoğu kez verilmediğini de belirten M.E, “Mektuplarımızda yasa dışı olmayan kelime veya cümleler keyfi olarak siliniyor veya üzerleri karalanıyordu. Psikolog servisine çıktığımızda kadın psikologun hakaretlerine maruz kaldık ve doktor bizimle siyasi tartışmalara giriyordu. “Siz terör örgütü üyesisiniz ve siz teröristsiniz” gibi ifadeler kullanıyordu doktor.

M.E revir bölümünde yaşadıklarını ise şu cümlelerle anlatıyor, “Revir ise tam bir işkenceydi. Revire sadece doktor cezaevine uğradığı zaman çıkıyorduk. Doktor da ayda bir ancak uğruyordu. Revire çıkarılmadığı için sabah sayımına çıkmayan arkadaşlarımız yataklarından zorla çıkarılıp sayım hizasına alınıyorlardı. Diş reviri ile de ilgilenen yoktu. Ben dişimi tedavi ettirmeye gittim, doktor bana “zaten tahliye olursun dışarıda yaptırırsın” dedi. Suç itibari ile idarece düzenlenen kurslara dâhil edilmiyorduk. Mahkemeye çıkan arkadaşlarımızdan bazıları siz teröristsiniz gibi laflar kullanılarak başka tutuklular tarafından hırpalandı. Başka koğuşlar ile alışveriş yapmamız yasaklanmıştı. Sıradan dergiler bile siyasi içerik gerekçesi ile verilmiyordu. Kültür Bakanlığınca onaylanan ve denetim pulu verilen kitaplar keyfi uygulamalar ile verilmiyordu. Kürtçe şarkılar söylediğimizde ‘marş söylüyorsunuz’ gerekçesi ile durduruluyordu. Diğer adli tutukluların göndermesine rağmen biz basın yayın kuruluşlarına mektup yazamıyorduk. Kantin üzerinden müthiş bir şekilde sömürülüyorduk. Her şey dışarı fiyatının iki katı olarak satılıyordu. Bize gelen giysiler yeni ve ambalajında olmak zorundaydı. Önceden kullanılmış olanlar alınmıyordu…

KİTAPLARIN YARISI DİNİ

…Bizim talebimiz olmadığı halde bir imam haftada bir koğuşumuza gelip Kürtlere akıl almaz şekilde hakaretler savuruyordu. Ona karşı çıkan tutuklular ise Cezaevi 2. Müdürü tarafından cezalandırılıyordu. İHD ve Baro gibi kurumlara mektup yazamıyorduk. Cezaevi kütüphanesindeki kitapların yüzde 50’si dinî, yüzde 40’ı milliyetçi ve yüzde 10’nu da hayvan bilimleri oluşturmaktaydı. Azadiya Welat gazetesi, Kürtçe yayın yaptığı için ‘Siyasi içeriklidir’ gibi keyfi uygulamalar ile içeriye alınmıyordu. Renkleri yeşil, kırmızı ve krem olduğu için bir arkadaşımızın tişörtüne el konuldu. Tabip Odası heyetine sorunlarımızı aktardığımız için bozuk olan buzdolabımız değiştirilmedi. Talep ettiğimiz yerel kanallar izletilmiyordu. Ama istemediğimiz halde TRT-6 kanal listesine eklendi.Düzenli bir şekilde banyo yapamıyorduk. Sıcak su kısıtlı aktığından banyoya 3’erli 4’erli gruplar halinde girmek zorunda kalıyorduk. Sadece yaz aylarında kendimizin geliştirdiği ilkel yöntemler ile suyu ısıtabiliyorduk. Ramazan ayında oruç tutan tutuklulara sahur yemeği diye sadece bir iki domates ve salatalık veriliyordu…

HEYET GİTTİ ÇARŞAFI GERİ VER

…Kendi imkânlarımız ile oluşturduğumuz kütüphaneye bile tahammül edilmiyordu. Kitapları havalandırmaya çıkarın deniliyordu. Havalandırmada da yağmur yağdığından kitaplar harap oluyordu. Çarşaflarımız, ancak bir heyet gelirse teftişten önce değiştiriliyordu. Bir keresinde teftiş bittikten sonra geri istendi. Mahkemelerde yasak olmasına rağmen kelepçeleniyorduk. Sadece mahkeme salonunda kelepçelerimiz açılabiliyordu. Askerlerden sık sık ‘terörist’ gibi hakaretler işitiyorduk.

AJANLIK TEKLİFİ

…Herkesten önce tutuklanmış olan A.Ç. adında bir tutuklu, A.P. diye bir JİTEM elemanı tarafından ajanlık yapsın diye gönderildiğini açıkladı. O tutuklu sık sık mahkemeye çıkarılıyordu. Ama dediğine göre mahkeme diye adliye sarayının bodrum katında JİTEM’ci A.P. tarafından ajanlığa zorlanıyor, kabul etmediğinde ise dayak yiyordu. Ve 13 aylık süre içerisinde sadece iki kez hakim karşısına çıktığını, diğerlerinde ise adliye sarayının bodrumunda söz konusu JİTEM elemanı ile görüştürüldüğünü ve ona koğuşa gittiğinde “mahkeme ertelendi” demesi için zorlandığını açıkladı. En ilginci ise o tutukluya A.P. ismi ile para yatırıldığı da öğrenildi.”

ANF NEWS AGENCY