

Şeklinde devam etmektedir, en azında inancımız bu yöndedir.
Problem, hakimin kendini devletin savunucusu, savcının kendini ‘Cumhuriyet savcısı’ yerine ‘Devlet savcısı’ olarak algılamktan vazgeçmemeleri, Devlet ve vatandaş arasındaki güvensizliğin temelini bu oluşturyor.
Demokratik ülkelerde yüksek yargı, başta yaşam hakkı olmak üzere, temel hak ve özgürlüklerin en önemli ve etkili koruyucusu olduğunu hakim ve savcılarımıza
anlatamıyoruz.
Türkiye’nin son birkaç yılında olan biteni etraflıca gözümüzün önüne getirdiğimizde, bu ülkenin hemen bütün problemlerinin arka planında bir “yargı” problemi olduğunu görebiliriz, bu problem hayatın tüm alanlarında bariz bir şekilde kendini göstermektedir.
Yargıçlar, vatandaşın hak ve özgürlükleri yerine devletin ‘kutsal!’ çıkarlarını savunmaya çalışmaktan vazgeçemiyorlar.
Yaşam hakkı her koşulda mutlaka korunması gereken en temel insan hakkıdır.
Doğru mu? Doğru.
Anayasa’nın 15. ve 17. maddeleri yaşam hakkını güvence altına almıştır.
İtirazı olan var mı? Yok.
Anayasa’nın 90. maddesi ise temel hak ve özgürlüklerle ilgili onaylanmış uluslararası sözleşmelerin öncelikle uygulanması gerektiğini emretmektedir.
İtirazı olan var mı?
Var
Hakim ve savcılarımızın çoğu…. işte sorunun esası budur.
Sonuç: Oltayla balık, pardon katil aramayı bırakın.
Uğur Mumcu’nun
Musa Anter’in
Çetin Emeç’in
Vedat Aydın’ın
Bahriye Üçok’un ve binlercesinin katillerini yakalayın ve yargılayın.
Sizler bu katilleri yakalayıp yargılatmayacaksanız da pazarcı esnafı mı bu görevi yapsın?